| Merkez Bankası Döviz Kuru | |||
| ALIŞ | SATIŞ | ||
| USD | 49,1091 | 49,1976 | |
| EURO | 54,9907 | 55,0898 | |
| Bugün: | 275 |
| Dün: | 304 |
| Toplam: | 68904 |
BUGÜN SUÇLU AVINA ÇIKTIK
Bugün Suçlu Avına Çıktık
Bir çocuğun elinde kalem olmalıydı. Gelecekte ne olmak istediğini hayal etmeli, arkadaşlarıyla oyun oynamalı, merak etmeli, soru sormalı, düşüp yeniden kalkmayı öğrenmeliydi. Korkunun, şiddetin, yalnızlığın, yetişkinlerin taşıdığı ağır yüklerin altında ezilmemeliydi.
Ama bugün çocukların yaşadığı bazı sorunlara baktığımızda hep aynı soruyu soruyoruz:
Biz bu hâle nasıl geldik?
Hemen bir suçlu arıyoruz. Teknolojiyi, okulu, öğretmeni, aileyi, ekonomik şartları, arkadaş çevresini, sosyal medyayı…
Oysa hayat tek bir suçludan ibaret değil.
Çünkü çocuk, içinde bulunduğu dünyanın bütün izlerini taşır.
Anne baba çalışıyor. Geçim derdi, iş stresi, mobbing, gelecek kaygısı derken gün bitiyor. Eve geldiğinde çocuğunun karnını doyurmayı, ihtiyacını karşılamayı, eksiklerini tamamlamayı görev biliyor. Zaman yetmeyince de bazen sevgisinin yerine eşyayı koyuyor.
“Ne istiyorsan alayım.”
Ama çocuk her zaman daha fazla eşyaya değil, daha fazla birlikte geçirilen zamana ihtiyaç duyuyor.
Bir çocuğun her istediğini yapmak da onu hayata hazırlamak anlamına gelmiyor. Onun yerine her şeyi yapmak, bütün sorumluluklarını üstlenmek, hiçbir zorluğa dokundurmamak da sevginin başka bir yanılgısı olabiliyor. Çocuk üretmeyi, beklemeyi, emek vermeyi, sorumluluk almayı ve yaptığı işin sonucunu görmeyi öğrenmeli.
Çünkü çocuk adına yaşamak, çocuğu hayata hazırlamak değildir.
Teknolojiye gelince…
Teknolojiyi bütün kötülüklerin kaynağı ilan etmek kolay. Oysa teknoloji yalnızca bir araçtır. Asıl mesele, onu nasıl kullandığımızdır.
Çocuğa “Telefonu bırak, kitap oku.” diyoruz; sonra saatlerce ekran karşısında kalıyoruz.
“Dürüst ol.” diyoruz; çocuğun yanında küçük yalanları sıradanlaştırıyoruz.
“İnsanlarla iyi geçin.” diyoruz; kendi ilişkilerimizde sevgiyi, saygıyı, anlayışı kaybediyoruz.
Çocuktan görmediği bir davranışı bekliyoruz.
Oysa çocuk, en çok söyleneni değil, yaşananı öğrenir.
Utanmayı, ahlakı, sevgiyi, saygıyı, merhameti, vefayı yalnızca kitaplardan öğrenmez. Bunları görerek, yaşayarak, hissederek öğrenir.
Aile bu yüzden çocuğun ilk okuludur.
Bir çocuğun güven duygusu evde başlar. Saygıyı, sevgiyi, sorumluluğu, başkasının hakkını gözetmeyi önce evinde görür. Fakat aile yalnızca çocuğun ilk okulu değildir; bazen ilk yarası da olabilir.
Burada boşanma konusunu da tek bir cümleyle yargılamak mümkün değildir.
Bazı evlilikler vardır ki bitmesi, çocuk için bile daha sağlıklı bir başlangıçtır. Sürekli kavganın, şiddetin, aşağılamanın olduğu bir evde sırf “çocuk için” kalmak her zaman doğru değildir.
Fakat bir evliliğin bitmesi, anne babalık sorumluluğunun bitmesi anlamına da gelmez.
Çocuk anne babasının arasında hakem olmamalı, taraf seçmeye zorlanmamalı, yetişkinlerin sırlarını taşımamalı, bir ebeveynin diğerine karşı duygusal desteği hâline getirilmemelidir.
Çünkü ne anne baba olabilir ne de baba anne.
Çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca bir bebek dünyaya gelmez. Aynı zamanda büyük bir sorumluluk doğar. Bir çocuğun hayatına karar vermek, onun geleceğine karşı da sorumluluk almaktır.
Bu nedenle çocuk sahibi olmak, yalnızca dünyaya getirmekle tamamlanan bir mesele değildir. Çocuğun duygusal güvenliği, eğitimi, sevgisi ve geleceği de düşünülmelidir.
Peki ya okul?
Çocuk günün önemli bir bölümünü okulda geçiriyor. O hâlde yalnızca okul kapısına güvenlik koyarak güvenli bir ortam oluşturamayız.
Çocuğun ihtiyacı sadece fiziksel olarak korunmak değil; kendini güvende hissedeceği bir eğitim zemini bulmaktır.
Bunun için doğru eğitimcilerin yetiştirilmesi, öğretmenlerin yalnızca akademik bilgiyle değil; çocuk psikolojisini, iletişimi, çatışmayı, akran ilişkilerini ve farklı çocukların ihtiyaçlarını anlayabilecek donanımla desteklenmesi gerekir.
Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir.
Bazen bir çocuğun fark edilmeyen sessizliğini ilk gören kişidir.
Bazen arkadaşından gördüğü zorbalığı anlatamayan çocuğun güvenebileceği yetişkindir.
Bazen bir çocuğun hayatında “Seni görüyorum.” diyebilen tek kişidir.
Bu nedenle güvenli okul, yalnızca duvarları ve kapıları güvenli olan okul değildir. Çocuğun korkmadan soru sorabildiği, hata yaptığında aşağılanmadığı, zorbalığa uğradığında yalnız bırakılmadığı, öğretmenine ve arkadaşlarına güvenebildiği okuldur.
Akran zorbalığı olduğunda da yalnızca çocuğu suçlamak kolaycılıktır.
Zorbalığı yapan çocuk kadar, buna sessiz kalan çevreyi; fark etmeyen yetişkinleri; gerekli müdahaleyi yapmayan sistemi de düşünmek gerekir.
Çünkü bir çocuğun acısı yalnızca onun problemi değildir.
Toplum olarak da değiştik.
Eskiden mahallede çocuğunuzu siz görmeseniz bile onu gören birileri vardı. Bir komşu, bir esnaf, bir öğretmen, bir büyük…
Şimdi bazen yan dairemizde kimin yaşadığını bile bilmiyoruz.
Bir çocuğun başına bir şey geldiğinde “Beni ilgilendirmez.” demek kolaylaşıyor. Bir yanlış gördüğümüzde müdahale etmekten çekiniyoruz. Bazen de daha olayın ne olduğunu bilmeden “Kim bilir ne yaptı?” diyerek mağduru sorguluyoruz.
İşte burada yalnızca çocukları değil, kendimizi de sorgulamamız gerekiyor.
Duyarsızlık, kötülüğün en büyük yardımcısıdır.
Biz birbirimize iyi davranmıyorsak çocuklarımızdan iyi ilişkiler kurmalarını bekleyemeyiz.
Biz merhameti kaybediyorsak onlardan merhamet beklemek kolay değildir.
Biz vefayı unutuyorsak onların insan ilişkilerini sağlam kurmasını yalnızca öğütlerle sağlayamayız.
Ve belki de bugün asıl konuşmamız gereken yer tam burasıdır.
Teknoloji hızlandıkça, hayat mekanikleştikçe, duygularımızı ekranların arasına sıkıştırdıkça insanlığımızı da sorgulamalıyız.
Yapay zekâ gibi düşünmekten değil, yapaylaşmaktan korkmalıyız.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca aklı değildir.
Utanabilmesi, vicdan duyabilmesi, sevebilmesi, merhamet edebilmesi, vefa gösterebilmesi, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilmesidir.
Bugün suçlu avına çıktık.
Fakat belki de tek bir suçlu bulamayacağız.
Çünkü bu hikâyenin içinde hepimizin bir yeri var.
Bir anne babanın çocuğuna ayırmadığı zamanda, bir yetişkinin görüp sustuğu zorbalıkta, bir öğretmenin fark edemediği sessizlikte, bir komşunun “Beni ilgilendirmez.” dediği anda, bir toplumun başka birinin acısına sırtını döndüğü yerde…
O yüzden artık sadece “Suçlu kim?” diye sormak yerine başka bir soru sormalıyız:
“Ben bu hikâyenin neresindeyim?”
Çocukların elinde korku değil kalem olmalı.
Yalnızlık değil arkadaşlık, kaygı değil umut, şiddet değil oyun olmalı.
Bunun yolu da yalnızca çocukları değiştirmeye çalışmaktan geçmiyor.
Önce onların içinde büyüdüğü dünyayı değiştirmemiz gerekiyor.
Çünkü çocuklar yarının insanları değil yalnızca.
Onlar, bugün bizim nasıl bir toplum olduğumuzun aynasıdır.
Ve belki de gerçek suçlu avı, başkasını bulmakla değil; kendi içimizde kaybettiğimiz insanı yeniden hatırlamakla başlamalıdır
ÇOCUK
Sen oyunlarla büyü çocuk.
Dizlerinde sokağın tozu,
avuçlarında gökyüzünden kalmış
küçük bir mavi olsun.
Taşlardan kaleler kur,
iki dalı at,
eski bir kutuyu gemi yap.
Unutma
Üretmedikçe tüketir ve eksilirsin.
Düşersen ağla,
sonra kalk.
Cebinde bir kurşun kalem taşı;
ucu kırılırsa yeniden aç.
Hayaller de böyledir:
kırıldıkları yerden
yeniden yazılırlar.
Bir arkadaşın susarsa
oyununu yarıda bırakıp
yanına otur.
Bazı sessizlikler
yanında biri varken güzelleşir.
Bir kuş konarsa pencereye,
elini uzat ama tutma.
Sevmenin bazen
bırakabilmek olduğunu
kanatlarından öğren.
Yıllar geçecek.
Dünya seni büyütmek için
çocukluğundan parçalar isteyecek.
Verme hepsini.
Bir yağmurda başını kaldıracak,
bir ağacın altında
zamanı unutacak,
gökyüzüne hâlâ
bir isim verecek kadar
çocuk kal.
Sevgi tohumların
sessizce yeşersin içinde.
Ve bir gün büyüdüğünde
çocukluğundan geriye
oyuncakların değil,
bakışını değiştirdiğin insanlar kalsın.
O zaman anlarsın!
Büyümek, dünyaya sığmak değil;
içindeki çocuğa
dünyada bir yer açmaktır.
Sibel ATAPEK
Sibel ATAPEK