| Merkez Bankası Döviz Kuru | |||
| ALIŞ | SATIŞ | ||
| USD | 49,3573 | 49,4463 | |
| EURO | 55,5179 | 55,6180 | |
| Bugün: | 658 |
| Dün: | 584 |
| Toplam: | 73436 |
Ekrana ne koyduğumuz kadar, neyi izlemeyi seçtiğimiz de geleceğimizi belirler.
Sabah gözümüzü açıyoruz, televizyon ekranları çoktan hayatın içine karışmış oluyor. Haber bültenleri, siyaset tartışmaları, karşılıklı suçlamalar, bitmeyen çatışmalar… Bir kanalı kapatıp diğerini açıyoruz; çoğu zaman aynı gündemin farklı yorumlarıyla karşılaşıyoruz. Saatler ilerledikçe gündem değişiyor gibi görünse de tartışmaların dili, gerilimin tonu ve ekranlarda öne çıkarılan konular çoğu zaman birbirine benziyor.
Ardından gündüz kuşağı programları başlıyor. Aile içi sorunlar, kırgınlıklar, yüzleşmeler, suçlamalar ve insanların en mahrem meseleleri milyonların önünde konuşuluyor. Akşam olduğunda ise diziler başlıyor. İhtişamlı hayatlar, bitmeyen entrikalar, intikamlar, güç mücadeleleri ve gerçek yaşamın çoğu zaman uzağında kalan ilişkiler…
Peki, bütün bu ekran yolculuğunun sonunda zihnimizde ne kalıyor? Yeni bir bilgi mi, farklı bir bakış açısı mı, yoksa gün boyunca biriken tartışmaların ve başkalarının hayatlarına dair ayrıntıların oluşturduğu bir yorgunluk mu?
Hiç düşündük mü, sabah başlayıp akşama kadar izlediğimiz içerikler bize ne katıyor?
Bugün ekranlarımızda bize gerçekten ilham verebilen kaç program var? İzlediklerimizden kendimize bir pay çıkarabiliyor muyuz? Yeni bir şey öğreniyor, düşünmeye, sorgulamaya ve üretmeye yöneliyor muyuz? Yoksa saatlerimizi başkalarının hayatlarını izleyerek, aynı tartışmaların içinde dolaşarak mı tüketiyoruz?
Elbette haber almak, ülkemizde ve dünyada yaşananları anlamak, farklı görüşleri dinlemek önemlidir. Siyaset, toplumsal yaşamın bir parçasıdır ve kamuoyunun gelişmelerden haberdar olması gerekir. Ancak haber vermekle insanı sürekli bir gerilimin içinde tutmak, farklı görüşleri tartışmakla çatışmayı beslemek aynı şey değildir.
Haberin amacı yalnızca yaşananları aktarmak değil, insanın olayları anlamasına da yardımcı olmaktır. Peki, ekranlarda gördüğümüz tartışmalar bize gerçekten yeni bir şey öğretiyor mu? Sorunların nedenlerini ve olası çözümlerini anlamamızı sağlıyor mu? Yoksa bizi taraf olmaya, öfkelenmeye ve bir sonraki tartışmayı beklemeye mi yönlendiriyor?
Bir toplumun gündeminde elbette sorunlar da olacaktır, anlaşmazlıklar da… Ancak hayat yalnızca çatışmalardan ibaret değildir. Üreten, araştıran, geliştiren, iyilik yapan, bilimle uğraşan, sanatla topluma dokunan ve sessizce büyük emekler veren insanlar da vardır. Peki, onların hikâyeleri neden daha fazla görünür olmasın?
Dizilere baktığımızda da başka bir soruyla karşılaşıyoruz. İhtişamlı evler, lüks yaşamlar, bitmeyen entrikalar, intikamlar, güç mücadeleleri ve karmaşık ilişkiler…
Elbette kurgu, hayatın birebir kopyası olmak zorunda değildir. Sanatın hayal kurdurma, farklı dünyalar yaratma ve insanı sorgulamaya yöneltme özgürlüğü vardır. Her diziden gerçek yaşamı anlatmasını bekleyemeyiz. Ancak sürekli tekrar edilen yaşam biçimleri, ilişki modelleri ve davranışlar üzerine düşünmek de izleyici olarak sorumluluğumuzdur.
Sevginin yerini güç mücadelesi, iletişimin yerini bağırışlar, sorunları çözmenin yerini intikam, mutluluğun yerini gösteriş aldığında hangi değerleri görünür kılıyoruz?
Özellikle çocukların ve gençlerin izledikleri içeriklerden nasıl etkilendiği sorusu üzerinde durmamız gerekiyor. Ekranlarda gördükleri davranışları sorgulayabilmeleri, kurgu ile gerçek hayat arasındaki farkı anlayabilmeleri ve sağlıklı ilişkilerin ne anlama geldiğini öğrenebilmeleri önemli.
Çünkü mesele yalnızca neyi izlediğimiz değil, izlediklerimiz üzerine nasıl düşündüğümüzdür.
Gündüz kuşağı programlarında insanların özel hayatlarının, ailevi sorunlarının ve yaşadıkları acıların uzun saatler boyunca tartışıldığını görüyoruz. Bu programlar bazı durumlarda mağduriyetlerin görünür olmasına, insanların seslerini duyurmasına ve sorunların çözüme kavuşmasına katkı sağlayabilir. Ancak bir sorunu gündeme getirmekle onu sürekli bir seyirlik hâline dönüştürmek arasında önemli bir fark vardır.
İnsanların yaşadığı acılar reyting uğruna tüketilen bir malzemeye dönüşüyorsa, özel hayatın sınırları ortadan kalkıyorsa, tartışmalar çözüm üretmek yerine öfkeyi büyütüyorsa burada durup düşünmemiz gerekir.
Bir insanın yaşadıklarını izleyip yalnızca onu yargılamak yerine, o hikâyeden bir ders çıkarabiliyor muyuz? Bir ailede yaşanan sorunu seyretmekle yetinmek yerine, benzer sorunların önlenmesi için neler yapılabileceğini düşünebiliyor muyuz?
İnsanların hayatlarını izlemek kolaydır. Zor olan, kendi hayatımıza dönüp bakmak ve değiştirebileceğimiz şeyleri fark etmektir.
Televizyonun gücü yalnızca gösterdiklerinde değil, bize neler düşündürdüğünde ve bizi neye yönlendirdiğinde saklıdır.
Bir program izledikten sonra kitap okumaya, araştırma yapmaya, yeni bir beceri öğrenmeye, yazmaya, çizmeye ya da topluma fayda sağlayacak bir çalışmanın parçası olmaya yöneliyorsak o yayın bize bir kapı açmış demektir.
Bizi düşünmeye sevk eden, yeteneklerimizi keşfetmemize yardımcı olan, sorunlara çözüm aratan ve üretim sürecine katılma isteği uyandıran programlara ihtiyacımız var.
Bir bilim programından etkilenip araştırmaya başlayan, bir sanatçının hikâyesini izleyip kendi yeteneğini keşfeden, bir çevre belgeselinden sonra doğayı korumak için harekete geçen ya da bir toplumsal sorunu gördükten sonra gönüllü çalışmalara katılan insanlar…
İşte ekranın insan hayatına dokunmasının anlamlı yollarından bazıları bunlardır.
Bize yalnızca zaman geçirtmeyen, zamanımızı anlamlı kılan programlara ihtiyacımız var. Çocukların hayal gücünü besleyen, gençlerin ufkunu açan, yetişkinleri öğrenmeye teşvik eden; bilimi, sanatı, edebiyatı, doğayı ve toplumsal dayanışmayı görünür kılan yayınlar çoğalmalı.
Çünkü bir toplumun gelişmesi yalnızca ne kadar bilgiye maruz kaldığıyla değil, o bilgiyi nasıl değerlendirdiği ve neye dönüştürdüğüyle de ilgilidir.
Ancak burada daha temel bir soruyla karşı karşıyayız: Üretmekten ve düşünmekten uzaklaşan insan üretebilir mi?
Düşünmekten uzaklaşan insan, üretmekten de uzaklaşır. Çünkü üretmek yalnızca ortaya bir şey koymak değil; sorgulamak, hayal etmek, çözüm aramak ve emek vermektir. Sürekli tüketen, başkalarının hayatlarını izlemekle yetinen, duyduklarını sorgulamadan kabul eden bir insan, kendi potansiyelini nasıl keşfedebilir?
İnsan düşünerek kendini geliştirir, üreterek kendini gerçekleştirir. Düşüncenin olmadığı yerde taklit, sorgulamanın olmadığı yerde kabulleniş, üretimin olmadığı yerde ise tüketim ağır basar.
Peki, günün büyük bölümünü ekran karşısında geçiren, sürekli başkalarının tartışmalarını izleyen ancak kendi hayatına dair yeni bir fikir geliştirmeye zaman ayırmayan insan ne zaman üretecek? Ne zaman hayal kuracak, ne zaman öğrenecek, ne zaman kendi izini bırakacak?
Elbette televizyon izlemek tek başına insanı üretmekten uzaklaştırmaz. Mesele, izlemekle yetinmek ve hayatın geri kalanına ayırabileceğimiz zamanı farkında olmadan tüketmektir. Bazen tek bir program insana yeni bir dünyanın kapısını açabilir; bazen de saatlerce izlediğimiz içeriklerden geriye hiçbir düşünce kalmayabilir.
İnsan yalnızca izleyerek değil; düşünerek, sorgulayarak ve üreterek gelişir. Düşünmeyi bırakan bir toplum, zamanla kendi geleceğini şekillendirme gücünü de kaybedebilir.
Televizyon topluma ayna tutabilir. Ancak o aynanın hangi görüntüleri öne çıkardığı, hangi hikâyelere yer verdiği ve hangi davranışları tekrar ettiği de önemlidir.
Yayıncıların sorumluluğu yalnızca izlenme oranlarıyla sınırlı değildir. İçeriğin niteliği, kullanılan dil, insan onuruna gösterilen saygı ve toplumsal etkiler de değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte bütün sorumluluğu televizyon kanallarına yükleyip kendi tercihlerimizi göz ardı edemeyiz. Kumandayı elimize aldığımızda bir seçim yapıyoruz. Hangi içeriğe zaman ayıracağımızı, neyi takip edeceğimizi ve neyin hayatımızda yer edinmesine izin vereceğimizi belirliyoruz.
Bu, izleyiciyi suçlamak anlamına gelmez. Aksine, bilinçli tercihlerin önemini hatırlatır. İzleyicilerin bilgiye, nitelikli tartışmalara, sanata ve üretime değer vermesi, yayın dünyasının şekillenmesine de katkı sağlayabilir.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: Bir toplumun yalnızca çatışmaları mı görünür olmalı, yoksa üreten, geliştiren, dayanışma gösteren ve çözüm arayan insanları da aynı ölçüde ekranlarda yer bulmalı mı?
Belki de ekranlarımızda yalnızca kimin kiminle çatıştığını değil, insanların neler başardığını da daha fazla görmeliyiz. Yalnızca sorunları değil, çözüm yollarını da konuşmalıyız. Yalnızca tüketenleri değil, üretenleri de tanımalıyız.
Çünkü insan, yalnızca izlediği dünyayı tanımakla kalmaz; bazen o dünyadan etkilenir, bazen onu sorgular, bazen de kendi yaşamına taşır.
Ekran karşısında geçirdiğimiz saatlerin sonunda elimizde ne kalıyor? Bir başkasının hayatına dair yeni bir tartışma mı, yoksa kendi hayatımızda yeni bir başlangıç yapmamızı sağlayacak bir fikir mi?
Belki de artık bu soruyu kendimize sormanın zamanı gelmiştir.
Televizyon toplumu mu şekillendiriyor, yoksa toplumun aynası mı oluyor? Belki de asıl mesele, ekrana ne koyduğumuz kadar neyi izlemeyi seçtiğimizdir.
Unutmayalım: Toplum yalnızca izledikleriyle değil, izlediklerinden öğrendikleri ve öğrendiklerini hayata geçirme biçimleriyle de şekillenir.
Belki de asıl değişim, televizyon ekranlarında değil, kumandayı elimize aldığımız anda başlar.
Sibel ATAPEK